Aynur Öğretmenimin Unutulmaz Öğüdü
İlkokul yıllarımdı, üçüncü sınıfa gidiyordum. Sınıf öğretmenimiz yazma becerimizi geliştirmemiz için defterimize bir hikâye yazmamızı istemişti. Ne yazacağımı bilemediğim için endişeliydim.
Beni yanına çağırdı ve şefkatle sırtımı sıvazlayarak şu unutulmaz sözleri söyledi: “Yazın güzel olmayabilir, hikâye yazamayabilirsin; büyüdükçe daha iyisini yazarsın. Sen sen ol, kimsenin yazısının, hikâyesinin arkasına saklanma. Sadece kendin ol.”
Nereden bilebilirdim ki Aynur Öğretmenimin o gün verdiği öğüdün, yıllar sonra yazdığım kitabıma ışık olacağını? Umarım hayattadır ve bir gün bu kitabımı ona hediye etme şerefine nail olurum.
Ceviz Ağacının Gölgesinde Başlayan Serüven
Asıl yazma serüvenim ise İmam Hatip lisesini okurken başladı. Beden eğitimi derslerinde herkes eğlenirken, ben okul bahçesinin köşesindeki büyük bir ceviz ağacının gölgesine sığınır; elime defteri kalemi alır yazardım. Yazarken kuşların ötüşü bana bambaşka bir ilham kaynağı olurdu.
Karne dönemlerine yakın, sınıfta boş oturmak yerine kelimeleri kâğıda döker, bir şiir defteri oluştururdum. Bir gün edebiyat öğretmenimiz Serpil Öğretmen, “Ne yazıyorsun, getir bir okuyayım,” diyerek defterimi aldı ve hayranlıkla okudu. Aynı defteri diğer edebiyat öğretmenimiz Mustafa Öğretmen’e de gösterdim; o da çok beğendi.
Farklı zamanlarda, iki öğretmenimin de bana söylediği ortak bir cümle vardı: “Yazmaya devam et, sakın bırakma. Ama yazdıkların bu haliyle kalmasın, kendini biraz daha geliştir.”
Fikirlerin Gelişimi ve Kitap Yazma Süreci
İmamlık görevine başladığım yıllarda bir bilgisayar edindim. Cami kütüphanesinde okuduğum kitaplardan beğendiğim cümleleri bilgisayara aktarmaya başladım. Dijital ortamda yazmak öyle keyifli gelmişti ki, bir süre sonra kendi düşüncelerimi, defterimdeki şiirleri ve kısa sözleri de bilgisayara taşımaya başladım.
Bir ara, “Madem imamım, bir vaaz kitabı yazayım,” diye düşündüm. Ancak sadece vaazlardan oluşan sayfalar beni sıkmaya başladı, kendim bile okuyamadım. Sonra “Gezdiğim yerleri yazıp vaazları arasına ekleyeyim,” dedim, yine içime sinmedi. Kitabın adını ve içeriğini sürekli değiştirerek yaklaşık dört yıl boyunca gelgitler yaşadım.
Kolay değildi sıfırdan bir kitap ortaya çıkarmak; öyle ki bazen aylarca bilgisayarın başına bile geçmedim.
Anı Treninde Bir Gün
Mesleğimin altıncı yılında, trenle İzmir’e yolculuk yapıyordum. Trende, “Bu yazdıklarımı nasıl bir araya getirebilirim, nasıl bütün bir kitap oluşturabilirim?” diye düşünürken, yaptığım tren yolculuğu bana ilham verdi.
Kendi kendime şöyle dedim: “Çocukluğumdan bugüne kadarki anılarımı yazayım; vaazlarımı masalsı bir tarza dönüştürüp aralara şiirler ve kısa sözler yerleştireyim ki okuyan kardeşlerim sıkılmasın.” Ve nihayetinde kitabımın adını, “Anı Treninde Bir Gün” koydum.
MST Yayıncılık ile Tanışma
Kitabım bitmeye yakınken sosyal medyada karşıma çıkan yayınevlerine mesajlar attım. Fakat aldığım geri dönüşler genellikle soğuk ve mesafeliydi. Yedi yıllık emeğimi o ruhsuz masalara emanet etmeye gönlüm el vermedi. Tam bu sırada karşıma MST Yayıncılık çıktı.
WhatsApp üzerinden iletişime geçtim. Çok geçmeden telefonum çaldı; o an açamadım ama sonrasında mesajla derdimi, meramımı anlattım. Verdikleri cevaplar o kadar içten ve samimiydi ki, “İşte kitabıma sahip çıkacak yayınevi bu,” dedim.
Kitabımı büyük bir güvenle MST Yayın ekibine emanet ettim ve bugüne kadar bir kez bile pişman olmadım. Emanetime gösterdikleri saygı ve ilk andan itibaren kurdukları o sıcak, samimi iletişim için tüm MST Yayın ekibine yürekten teşekkür ederim.
Son Bir Rica
Değerli okurlarımdan tek ricam; bu kitabı bir çırpıda bitirmek için kendilerini yormasınlar. Yanlarına bir bardak çay alıp, sayfaları sindirerek okusunlar.
Çünkü ben bu kitabı önce MST Yayın ekibine, ardından da siz kıymetli okurlarıma emanet ediyorum.
